Son Dakika Haberler

Sivas 2 Temmuz 1993. Asıl mesele neydi?

Lakin, devletin ve onun ayrıcalıklı kitlesinin kalesi olarak kurgulanan kentlere Aleviliğin bu şekilde sokulması devletin kuruluş kodlarına aykırıydı.

Sivas 2 Temmuz 1993. Asıl mesele neydi?
Okunma : 116 views Yorum Yap

Tarihler 1993’ün Haziran sonunu gösteriyor, geceleri her daim soğuk veya serin olan Sivas’ta gündüzleri yaz güneşi artık kendini hissettiriyordu. Arkadaş grubumuzla hep toplandığımız kamelyada [kameriye’yi biz böyle söylüyorduk] yaz tatilinin ilk günlerini idrak ediyorken şehir merkezinin Pir Sultan Abdal Kültür Şenlikleri’ne ilk kez ev sahipliği yapacağı bilgisine de sahiptik. Şenliklerin tarihi yaklaştıkça Sivas yerel basınının muhafazakâr-sağ unsurlarının sayfalarında Pir Sultan Abdal’ın şahsına yönelik hakaretler ile Aziz Nesin’i ve genel olarak şenlikleri hedef alan yazılar önemli yer tutmaya başlamıştı. Özellikle Pir Sultan’a yönelik olumsuz değerlendirmelerin öne çıktığını gayet net hatırlıyorum.
Sanırım şenlikler başlamadan kısa süre önce veya şenliklerin hemen başında Pir Sultan Abdal’ın heykeli, etkinliklerin esas mekânı olacak Kültür Merkezi (Sivas İl Kültür Müdürlüğü Kültür-Sanat Merkezi)’nin hemen önünde kaidesindeki yerini almıştı. 1 Temmuz günü Kültür Merkezi’ne geldiğimde Aziz Nesin’in refakatçileriyle birlikte bir taksiyle oradan uzaklaştığını görmüş, merkezin girişindeHasret Gültekin’in çevresindeki beş-altı gençle sohbetinin sonlarına rastlamıştım; “daha birkaç gün buralardayız arkadaşlar” diyordu. İlk kez aynı yılın 1 Mayıs kutlamalarında Sivas’ta canlı dinleyip büyülendiğim bu genç bağlama ustası birkaç adım ötemdeydi ve müthiş heyecanlanmıştım. Karayolları’ndan tanıdığım Veli abi, sanatçıya hayranlıkla bakışımı fark etmiş olacak ki, “Hasret bizim komşumuzdur, sana imzalı bir fotoğrafını getireceğim sonra” demişti. Salona girdiğimde o günkü panelin son konuşmacısını yakalayabilmiştim: Asım Bezirci konuşmasının sonunu –gür sesiyle- şöyle bağlıyordu: “Sosyalizm bitti diyorlar, bitmedi, daha güçlü bir şekilde yeniden gelecek.” Bu cümle bir alkış tufanıyla karşılık bulmuştu. Ben de coşkulu bir şekilde alkışlıyordum.

Bir parantez açarak şunu söyleyeyim: O yıl, sanırım 12-13 yaşlarımda başlayan politikleşme sürecim hızla devam etmekteydi. Haftalık ‘Yeni Ülke’ ve günlük ‘Özgür Gündem’ gazetelerini sektirmeden takip ediyor, evimize hemen hemen düzenli giren ‘Cumhuriyet’ gazetesini ve ulaşabildiğim kadarıyla muhtelif muhalif-sol süreli yayınları da okuyordum. Örneğin 1993 yılında kendi harçlığımla İsmail Beşikçi kitaplarını alıp okumaya başlamıştım. O yıl, Beşikçi’nin “Ortadoğu’da Devlet Terörü” (aldığım ilk kitabı), “Bir Aydın, Bir Örgüt ve Kürt Sorunu”, “Kürt Aydını Üzerine Düşünceler” kitaplarını okumuştum. 14-15 yaşlarım, aynı zamanda, mümkün mertebe ‘cuma namazlarını’da kaçırmamaya çalıştığım bir ‘mümin hayatı’nı sürdürme gayretinde olduğum bir kesitti benim için. Değil mi ki 2 Temmuz bir cuma gününe denk geliyordu, önce Kültür Merkezi’ne yakın bir camide Cuma namazını kılmalı ve sonra Arif Sağ dinletisi ve -peşi sıra gerçekleşecek- panel için Kültür Merkezi’ne geçmeliydim. Öyle de yaptım. Bir arkadaşımla birlikte Kültür Merkezi önünde buluşmamızı hemen takiben, pederin arkadaşı, devrimci mücadeleden gelen sevgi dolu insan Recep Bilgin’e rastladık. Hemen yanındaki abiyle bizi tanıştırdı: “Raif arkadaş Özgür Gündem gazetesinden; Raif, bunlar da genç arkadaşlarım”. Tanıştırdığı kişi, gazeteci-yazar Raif Türk’tü; Arif Sağ dinletisini takiben başlayacak ‘Medya ve Emperyalizm’ başlıklı panelde konuşma yapacaktı. Bize, “Doğu’daki kirli savaş ve Türk basınının sessizliği tema’lı bir sunuş yapacağını” söyledi. Recep abi ile değinilmesi gereken noktalar üzerinde fikir teatisi yapmaktaydılar ve yanlarından öylece ayrıldık.

Koltuklarımıza oturmuş Arif Sağ’ı beklerken ve saat de 14.00’a yaklaşırken dışarıdan bağırtı çağırtılar gelmeye başlamıştı. Sahnedeki mikrofona uzanan biri, sakin olunmasını, dışarı çıkılmamasını salık veriyordu. Tahmin edileceği gibi, bu anonsu takiben hepimiz dışarıya çıktık. Birkaç yüz kadar kişi, en az yarısı kadın ve çocuklardan oluşan bizim gruba elli-yüz metre mesafede toplanmış slogan atıyor, tekbir getiriyordu. Bir süre sonra bizim topluluk da karşı-slogan atmaya başlayınca, benim birkaç metre önümde duran, omuzları yıldızlı, rütbeli bir polisin bize çıldırmışçasına bağırdığını hatırlıyorum: “Onları tahrik ediyorsunuz, slogan atmayın” diyordu. Polis şefi ‘haklı’ydı; “tahrik edenlerin mağdur edenler / saldıranlar değil, mağdurlar olduğu” gerçeği memleketin sıradan bir ‘gerçeği’ydi. Bu ‘gerçek’le, daha doğrusu söylemle ömrümün devamında da sıkça karşılaşacaktım.

Aslında ortada çok yalın bir gerçek vardı. Devletin polisi, her türlü fenalığı yapmaya yeminli, sınırlı bir kalabalığı dağıtabilecek bir aşamadayken tepkisiz kalmayı tercih ediyor, üstüne, birazdan kuşatılacak olan mağdurlar kitlesini azarlıyordu. Tam bu aşamada, yüksek sesle, “doğuda beş-on kişi bir araya geldiğinde polis anında müdahale eder, bunları ise izliyorlar” dediğimi hatırlıyorum. Toplananların niyetinin kötü olduğu, yavaş yavaş gelmeye başlayan taşlardan anlaşılıyordu. Güvenlik ihtiyacı konusunda hiçbir zaman devletin kolluk güçlerine güvenilmemesi hususunda gerekli tecrübeyi biriktirmiş olan abiler isabetli bir sezgiyle, sağdan soldan tahta, taş toplamaya başlamıştı bile. Ben ve arkadaşım da abileri izleyerek savunmada kullanılabilecek her türden nesnenin toplanması işine katıldık. Takip eden aşama, karşı topluluğun, Kültür Merkezi’nin arka tarafından, muhtelif sokaklardan taşlarla sopalarla saldırısıydı. İnsanlıktan nasibini alamamış bu kişiler için, yarımızdan fazlamızın kadın ve çocuklardan oluşmasının tabii ki önemi olamazdı. Onlar attıkları her taşla, yaralayacakları, öldürecekleri her insanla, cennet bahçelerine daha bir yaklaşıyorlardı. Bu ilk saldırı başarıyla püskürtüldü. Saldırı sırasında veya hemen sonrasında, saldırgan güruh bizi yarı-kuşatma halinde tutarken, askeri araçlarla bir miktar jandarma da geldi ve arkamızda sıralandı. Polis gibi jandarma da hadiseyi izlemeye programlanmıştı. İzleyip bir süre sonra da oradan ayrıldılar.

Saldırganlar Kültür Merkezi’nden uzaklaşmış, -sonradan öğrendiğimiz üzere- şehir merkezine, vilayete yönelmişlerdi. Bekleyiş içindeydik. Bekleyiş sırasında Recep abi ve Raif Türk, “olayların bittiğini, ben ve arkadaşımın artık orada bulunmamıza gerek olmadığını, yavaş yavaş herkesin dağılmakta olduğunu, kendilerinin de bir süre sonra gideceğini” ifade ederek, bizi oradan ayrılmaya ikna ettiler. Bilahare, sayıları daha da artmış şekilde dönen saldırganlar, Kültür Merkezi’ni tam bir kuşatma altına alacak ve bu ikinci kuşatmada Pir Sultan Abdal’ın heykelini de parçalayacaklardı. Sonrası malum, Kültür Merkezi’nden bir kez daha uzaklaşacak bu kalabalık, Madımak Oteli’ni kuşatacaktı. Saatler ilerledikçe muazzam bir sayıya ulaşan güruh, devletin kolluk güçlerinin gözleri önünde oteli yakacak ve o güzel insanları aramızdan alacaklardı.
Benim şahsi tanıklığımın ikinci perdesi ise aynı günün akşamına ilişkin oldu. Hava iyice karardığında ve yaşatılan cehennemin son perdesi olarak ölüm haberlerini almaya başladığımızda, Karayolları misafirhanesinde şair Cahit Külebi, Cumhuriyet gazetesi yazarı Sami Karaören, yangın sırasında otelden bin bir müşkülatla kurtulan Mülkiye hocalarından Cevat Geray ve eşi, otel kuşatılmadan hemen önce oraya intikal edip küçük bir tereddütten sonra son anda otelde kalmaktan vazgeçen gazeteci Raif Türk’ün de aralarında olduğu altı yedi kişinin yanındaydım. Herkes tarifsiz bir acı içindeydi. Ertesi sabah gene aynı mekândayken Raif Türk, gazetesi için kaleme aldığı “Pir Sultan Abdal’ın yeniden öldürülüşü” başlıklı yazısını tamamlamaktaydı. O sınırlı gruba havaalanına kadar eşlik ettim. İçişleri bakanlığının bir polis helikopteri bu grubu götürmek üzere hazır beklerken, cumhurbaşkanı ve başbakan gibi kendisi de saldırganların sırtını sıvazlayan, mağdurları tahkir eden açıklamalar yapacak olan içişleri bakanı Mehmet Gazioğlu özel uçağıyla yeni inmişti.

Benim açımdan bu sürecin son perdesi, SHP parlamento grubunu temsilen ile gelen Ercan Karakaş’a izletilen –SHP Sivas il örgütünün hazırladığı- bir video kaydına ilişkin tanıklığımdır. Saldırganlar Kültür Merkezi önündeyken yapılmış bu kayıtta yer alan, kalabalık arasında bulunan, yer yer onların sloganlarına eşlik eder gibi hareket eden ve de topluluğu yönlendirdiği izlenimi veren, bellerindeki tabancaları zaman zaman seçilen bazı kişiler adı geçen partinin il yetkilileri tarafından teşhis ediliyordu. Kayıt yer yer donan, söz konusu kişilerin daire içine alındığı görüntülerle devam etmekteydi. Teşhis edenler, “şu, asayiş masasından komiser falan, şu ise şu birimden şu polis” diyorlardı. Hadisenin bizzat içinden tanıklığım, otelin saatlerce süren bir kuşatma sonucu yakılması ve nihayet söz konusu video kaydı tereddütsüz biçimde bir hakikatin altını çiziyordu: Derini veya sığıyla fark etmez, devlet bu hadisenin içinde, orta yerindeydi. Pekâlâ devletin hadisenin içinde oluşu tekbirlerle taş atan, oteli yakan sivillerin sorumluluğunu ortadan kaldırır mıydı? Tabii ki kaldırmazdı. Yoz, yobaz, karanlık fikirlerle beyinleri doldurulmuş, kendisinden farklı olana nefretle yüklü ve dolayısıyla her daim her türlü kitle katliamının figüranı olmaya namzet bu güruh, son yüzyılın bütün kıyımlarında arz-ı endam etmişti ve Sivas’ta da kendisine yakışanı yapmıştı.

Esas mesele neydi? Ben de ilk kez Nebahat Çetin Altıok –ki eşi, şair Metin Altıok’u Sivas’ta kaybetmişti- tarafından dile getirilen teze katılıyorum. Hedef alınan esas olarak Alevi kimliğiydi, Alevilerdi. Gerçekten de devletin esas gövdesi ve bu gövdenin dayandığı yığınlar, Pir Sultan Abdal Şenlikleri’nin her zaman yapıldığı Banaz köyünden çıkıp, Sivas şehir merkezinde yapılmasından, Pir Sultan’ın heykelinin şehrin göbeğine dikilmesinden hazzetmemişti. Alevilerin gözden uzak bir köyde etkinlik yapmasında, Alevi sembollerinin orada sergilenmesinde fazlaca bir sakınca yoktu. Lakin, devletin ve onun ayrıcalıklı kitlesinin kalesi olarak kurgulanan kentlere Aleviliğin bu şekilde sokulması devletin kuruluş kodlarına aykırıydı. Osmanlı’nın bariz ‘öteki’si olan Aleviler, İttihat ve Terakki’yle başlayan ‘yeni’ dönemde de zaman zaman değişen derecelerde tedip, tenkil, asimilasyon politikalarının muhatabı olageldi. Sivas ’93 Pir Sultan Abdal Şenlikleri somutunda Aleviler, söz konusu politikaları boşa çıkarırcasına, Sünniliğin hegemonik alanı olarak görülen kent merkezinde, kendi karakteristik sembolleriyle görünür hale geliyordu. Bu ‘affedilmez bir suç’tu. Süreç, Aziz Nesin’e yönelik nefret söylemi gibi yan motivasyonlar içerse de hadisenin aktığı temel mecranın bu şekilde tasvir edilebileceği kanısındayım. Sivas yerel basınının sağ kanadının şenliklerin arefesinde Pir Sultan Abdal’ı hedef alan bir yayın hattı izlemesinin, Kültür Merkezi önündeki Pir Sultan Abdal heykelinin hınçla parçalanıp dakikalarca yerlerde sürüklenmesinin bu yargıyı desteklediği inancındayım.

Uğur Kara

www.ozguruniversite.com